Aşkuzâr Serâbî’den Pir Dil-Sitân'a Mektup
Aşkuzâr Serâbî’den Pir Dil-Sitân'a Mektup
Bir yerde okumuştum, şöyle yazıyordu; "Bir yazar sana âşık olduğunda asla ölmezsin."
Bu bir şair içinde geçerli olabilirdi!
Ancak bir âşık sana âşık olduğunda durum değişiyordu.
Yazarlar ya da şairler aşkı anlatırlar, belki
nesneleştirirler...
Bir âşık aşkı sana sunduğunda ise; o aşkın kendisi olur, fâni
dünyadan geçer ve maşukta yani sende yok olur.
Belki de âşık, aşkın kendisi ya da onun tezahürü olduğu için âşıktır.
Tüm ihtimaller aşka dâhil.
Bak mesela bu sözden çok güzel şiir olur.
Ancak;
Benim bu dünyaya aşkımı kanıtlamak için kelimelere, şiirlere ya da notalara ihtiyacım yoktu.
Böyle bir kaygım da yoktu.
Bir müddet sonra anladım ki beni sen yok etmemiştin, ben sende yok olmayı seçmiştim.
Sessizce öldüm.
İçimdeki aşk; senin bakışında, gamzelerinde, saçlarında, ellerinde, teninde saklı olabilir miydi?
Maşuk bir vesileydi; âşık maşukta mukaddes güzelliği görmek
istiyordu.
Vesile miydin?
İrem, Cân-Su, Toprak, Şafak, Nûr, Serâbî, Pîr Dil-Sitân...
İsimler, Öz'ün yanında önemli miydi?
Yani demem o ki; bir âşık seni sevdiğinde o kadar derin sever ki bir süre sonra kendi benliğini kaybeder.
Kendinden geçer ve geriye yalnızca maşuk yani sevilen kalır.
Yani sen kalırsın.
Âşık aşkı bizzat yaşar ve sonunda aşkın kendisi olur.
Sen aşk olursun.
Yazar ya da şairler sözlerini yazarlar, belki okurlar ancak
bir Âşık o yangının kendisidir, küle döner, külden yeniden doğar, yeniden pişer
ve bu artık içinden çıkılmaz bir döngüye dönüşür.
Şair kelimeleri bir araya getirerek ve özenle seçerek şiir yazabilir. Aruz kuralları içine de girebilir. Âşık olmadığı sürece şair kalır. Çok ileriye gidip ve haddini aşıp bu yeteneğini küfürlü beyit ya da dörtlüklerle de ifade edebilir. İş şair olmaktan da çıkar ve bambaşka bir hâl alır. Ancak hiçbir zaman Bahâyî ile Fuzûlî aynı kürsüde anılmaz.
Yani diyorum ki; âşığın söyledikleri kalbinden süzülür, kelime aramaz...
Âşığa artık dünyada oluşmuş tüm diller ya da o dillerin
sözcükleri yetmemeye başlar.
Tüm bunların yanında;
Bir yazar ya da şair de âşık olabilir elbette.
Âşık olduklarında bulurlar kendilerini.
Yanmaya tâlip olduklarında geriye aşktan başka bir şey
kalmaz.
Âşık doğmak ile aşkı bulup âşık olmak arasındaki fark ise burada anlamını az da olsa yitirmeye başlar.
O halde, sen aslında; bir yazar ya da şair âşıksa, ölümsüz olursun.
Demem o ki;
Gülistânda hârı sevdâya kattım sözünü yazmak mühim değildi,
Bunu yazabilirdim ve yazdım da...
Mühim olan bu dizeyi yazarken içinde olduğum hâli ve acıyı yazabilmekti.
Yazamazdım, bu dert kelimelerle inşâ edilemezdi.
Dondum ateşte derken bile âciz kalmıştı sözlerim.
Ben aşkı ve seni onlarca eserin yüzlerce kelimeleri ile anlatabilmeyi başaramadım.
Allah'a sığındım, sessizce öldüm.
Serâbî oldum ve sana dönüştüm.
Nice beşer maşuklarının anlayamayacağı, anlamlandıramayacağı
bir ateşin içinde hara dönüşen âşıklara baktım, kendimi gördüm.
Her aynaya baktığımda karşımda sen vardın.
Bu aslında çok eskilere dayanan ilginç bir hikayeydi.
Varoş ya da kenar olarak tâbir edilen mütevazı bir mahallede açmıştım gözlerimi.
Büyümeye çalıştığım mahalledeki çocukluk arkadaşlarım bana "deli" diyorlardı...
O mahalleden başka bir mahalleye geçtikten sonra tanıştığım arkadaşlarım da bana "deli" dediler.
Âşıklık ile delilik arasında önemli bir fark olmadığını anladığımda bu yakıştırmayı daha çok sevmeye başlamıştım.
İçeriği yaklaşık elli iki dakika süren muhteşem bir filmin sonu şu sözle bitiyordu: "Âşıkların dostu delilerdir"
Ben çocukluğumdan beri örneğin bir çiçeğe baktığımda
onun güzelliğinden önce 'Yaratıcı ne kadar da güzel yaratmış' diyorum…
Sen güzel miydin?
Yoksa ben sende Tanrı’yı mı görmeye çalışıyordum?
O Eşsiz Hakikâti bir fâniye indirgemek günah mıydı?
Onun eşsiz Esmalarını kendimde ya da sende ararken hata mı yapıyordum?
Her baktığı şeyde kusur arıyordu aşkın nasip olmadığı
kimseler.
Ben hep güzellik arıyordum diye mi yanlış yaptım?
Nahifliği ve nezaketi kendi aynalarında göremeyenlerin
saldırılarına sîne-sâf olduğum için mi marûz kalıyordum.
Mesele şiir yazmak olsaydı ben bunu sekiz yaşımdan beri
yapıyordum.
Âşığın, özün Sahibine duyduğu aşktan, fâni olana sunduğu bir tutam kırıntı seni yanıltmasın!
Ne için ölünürdü söyler misin?
Aşka tâlip olanlar, yanmaya tâlip oldukları gibi beşeri manada yalnız kalmaya ve yok olmaya da tâlip olurlarmış.
Peki ya aşk ile doğanlar?..
Hara dönüşen bir ateşi anlatmak için o ateşin kendisine ait
bir lisânı olması gerekiyordu.
Bilmiyordum, öğrendim.
Seninle hiç tanışmamış olmamız ve hatta belki de hiç karşılaşmayacak olmamız bu aşka engel olabilir miydi?
Hangi şehirde, hangi ülke sınırları içinde olduğunu bile bilmeden sevemez miydi bir âşık seni?
Siyah saçlarının omuzlarında olduğu, gözlerinin elâ olduğu, yanaklarında gamzelerinin olduğu bir hayâlin içine sığamaz mıydın?
Yaşadıklarımızın hayâlden ya da rüyalardan ibaret olduğunu bilselerdi bana gülerlerdi belki de...
Belki de sen benim tasavvur ettiğim kadar güzel de değildin!
Sen; âşık seni sevdiği için güzeldin.
'Benim bütün derdim sensin' dediğimde...
Konu ya da özne sen miydin?
Yoksa Hakk'ın bahşettiği nefes miydi?
Öyle ya, Aşkın Kelâmında şöyle diyordu: "Bu fâni olan yerde herkes kendi yaratılış programına göre yaşar."
Vesselam.
